Bu yazıyı biraz korkarak kaleme aldığımı itiraf etmeliyim. Hani bir şey hakkında ne kadar çok şey bilirseniz o kadar az konuşabilir ve anlatabilirsiniz, hatta beyninizden uçup gider ya, bu edebi eser (ve Jane Eyre) de benim için böyle. Açıkçası hayatımda bu kadar yer edinen eserlerden birini hakkıyla ve tam anlatamamaktan çekiniyorum ama ilk yazılarımdan birinde ne demiştim? Korku bizim düşmanımız. O yüzden korkanın çocuğu olmaz diyor ve yazıya geçiyorum. (Ne alakaysa jkjajka) Ayrıca bu yazı blogumda olmasaydı ayıp olurdu.

Pride and Prejudice, 1813 yılında yayınlanan, İngiliz yazar Jane Austen tarafından kaleme alınan, içinde sadece eğlenceli ve ölümsüz bir aşk hikayesini anlatmakla kalmayıp dönemin kadın haklarının yetersizliği üzerine eleştirilerini de içeren ve Naiplik dönemini iliklerimize kadar işleyen bir kitap. Bu eserle tanışmam lisenin ilk yılında seçmeli İngilizce dersinde (İnanılmaz zevkli geçerdi o dersler.) 2005 yapımı filmi hakkında sunum yapmakla görevli olmam vesilesiyle gerçekleşmişti. Çekilen kuradan gözümü kestirdiğim film değil de bu çıkınca o zamanlar oldukça sinirlenmiş, fakat işin içine girdikçe iyi ki bu çıkmış demiştim. (Bu arada 2005 yapımı filmi pek beğenmem, Darcy'nin karakterini tamamen yanlış işlediklerini düşünüyorum.)
Bu yazıdaysa BBC imzalı 1995 yapımı altı bölümden oluşan uyarlamayı ele alacağım. Aslında yine BBC yapımı 1980 yılı uyarlamayı da çok seviyorum, ama bunun verdiği hava bir farklı. Daha yeni olduğu için de internette yüksek çözünürlüklü videolarını bulmak daha kolay. Ele alacağım derken tutup da akademik dilde bir makale falan yazacağımı düşünmeyin, onu zaten bitirme tezi olarak doksan altı sayfada yeterince anlattığımı düşünüyorum. Bu daha çok bende uyandırdığı hisler ve neden sevdiğim üzerine bir yazı olacak. Gönül isterdi ki her adaptasyonu tek tek inceleyeyim ama ona şu an sabrım yok.

İngiliz taşrasında beş kız kardeş, yaşlı babalarının her an ölebilecek olması ihtimaliyle diken üzerindedir. Neden? Mülkleri, bir miras sözleşmesiyle yalnızca erkek varislere kalacak şekilde sınırlandırılmış da ondan. Yani kızlardan biri bile evlense damada geçeceği için kurtulmuş sayılıyorlar. Tabii gelinle damadın aralarının sonsuza kadar iyi kaldığını varsayarsak... Babalarının herhangi bir hastalık durumu yok fakat yaşının ileri olması ve her an terk-i diyar eylemesi ihtimali eşi Bayan Bennet'ı geceleri uyutmaz hale getirmiş. Olası son durumunda tüm mal mülk uzak kuzen Bay Collins'e geçecek. Bay Collins'se hizmet ettiği Leydi Catherine de Bourgh'e adeta tapan, yılışık, uyuz bir adamın teki. *yikes*
Allah'ım keşke bir mucize olsa da kızlar bu durumdan kurtulsa! Ne? Muhteşem köşk Netherfield Park kiralanmış mı? Hem de zengin bir erkek tarafından. Hem de bekar?! Tanrım, devlet kuşu kondu başımıza! Belki bu genç adam bizim kızlardan biriyle evlenir de, o talihli kız kardeş pek muhterem kardeşlerini bir ömür boyu sefaletten kurtarır. İşte anneleri Bayan Bennet tam olarak böyle düşünüyor, ilk etapta pek oralı gibi görünmese de Bay Bennet'ın da böyle düşündüğü aşikar. Mirasçı kalsa da kız kardeşlerine baksa diye oğlan olana kadar çocuk yapmışlar ama olmamış, e beşte duralım artık, demişler herhalde. Son çare kızlardan birini bu genç adama yamamak. Bu görev de en büyük ve en güzelleri Jane'e düşüyor tabii.

Jane'in şansına da oğlan hem yakışıklı hem de aklı başında biri. Lakin iki, hatta üç tane engel bu genç çiftimizin önünde duruyor: İki adet görümce ve bir adet en yakın dost, esas oğlanımız Bay Darcy. Böyle deyince sanki Kore dizilerindeki gibi Bay Bingley ikinci adam sendromuna yakalanacak gibi duruyor ama öyle değil, esas kızımız Jane'in kendinin bir küçük kız kardeşi olan Elizabeth, yani iki numara.
Elizabeth; özgürlüğüne düşkün, lafını esirgemeyen, gözlem gücü yüksek (Parçaları birleştirmede biraz başarısız ama olsun.), nispeten uyanık (Diziyi izleyince kandığı kişiyi görüp anlarsınız niye nispeten dediğimi.), piyanoyu çok kötü çalan ve genel olarak başkalarının ne düşündüğünü bonesine takmayan bir kız. Kendisi ön yargıyı temsil ediyor.
Bay Darcy ise görüp görebileceğiniz en kaba, en ukala, en kibirli, en gururlu adam. Tüm Derbyshire onun olsa yine yüzüne bakılmaz! Ben demiyorum, Elizabeth diyor. Bay Bingley'nin en iyi arkadaşı ve bahsettiğim çiftimizin önünde duran engellerden biri. Kendisi Elizabeth'ten tam sekiz yaş büyük (20-28) o yüzden soğukluğu ve olgunluğu neden Lizzy'ye battı anlayabiliyorum. (Ha ben olsam yirmilik kıza bakmaz, bebe mi büyüteceğiz derdim, o ayrı.) Kendisi gururu temsil ediyor.
Geri kalan her şeyi anlatıp anlatmamakta kararsız kaldım. Yaşı daha küçük olup da haberdar olmayan veya genel olarak gözden kaçıran okurlar için çok fazla spoiler vermek istemiyorum. Sanırım yeterli bir giriş oldu diyebiliriz. Biraz da bu uyarlamanın bende uyandırdığı hisler hakkında konuşalım. Öncelikle Colin Firth ve Jennifer Ehle (Aslına bakarsanız tüm kadro.) karakterlerinin hakkını inanılmaz veriyor. Kitabı okuyup bu diziye geçtiğinizde gerçekten
evet, bunlar o karakterler, diyebiliyorsunuz. Sinemanın böyle bir dezavantajı var işte, yönetmen romantik takılacağım diye karakterlerin kritik özelliklerini tam yansıtamamış; Darcy'nin soğuk ve o tercihine bağlı olan asosyalliğini -kaba tabirle hafif götü kalkıklığını- alıp sanki kişiliğinde bir korkaklık, çekingenlik varmış gibi yansıtmışlar. Hatta daha da ileri gidip 2005 film Darcy'sini resmen otizm spektrumuna sokmuşlar. Karakter orijinalinde öyle olsa amenna, ama değil. Adam resmen Lizzy'yi hiç gözünü kaçırmadan odanın bir köşesinden çarpık bir gülümsemeyle
yedi. O sebeple, sinematik açısından her ne kadar göz doyurucu gözükse de, filmi bu ve başka bir çok sebepten dolayı pek sevdiğim söylenemez.

Gerek karakterlere sadıklık, gerekse ortam dizaynı sayesinde 1995 uyarlamasının seyir keyfi ve tekrar izlenebilirliği çok yüksek. 2015 yılından beri kaç defa izlemişimdir sayısını unuttum. Bitirme tezim olarak kendisini seçtiğimde hafif bir baygınlık geçirecek olsam da araya biraz mesafe koyup geri döndüğümde o travmaların hiçbirini tetiklemedi ajsjkagk. Hatta tüm bölümlerini lisede verdikleri General Mobile E-Tab 5'e indirmiştim. O tabletin de ekran ve oynatma kalitesi gerçekten muhteşemdi, hakkını vermek lazım. 60 fps olmayan videoları bile 60 fps'te oynatır cam gibi gösterirdi. Hala gösteriyor da artık yanımda değil. Kısacası video kalitesinin iyi olmasının seyir keyfine etkisi büyük.

O zaman bu dizimizi gece seyirlik listesine de ekleyebilir miyiz? Kesinlikle. Hele ki yaz akşamları -tam da bu sıralar- ilk kez izleyecekseniz çayınızı kekinizi alıp karşısına geçmenizi öneririm. İş yaparken, gece yatarken, akşam keyif yaparken, kendinizi iyi hissetmek istediğinizde, kısacası hemen hemen her yerde adeta kurtarıcı bir uyarlama. Özellikle parti ve balolarla dolu o ilk üç bölüm yok mu, huzur resmen.
Normalde empire kesim kıyafetleri pek sevmem, fakat Pride and Prejudice 1995'teki kostüm tasarımı o kadar güzel ki, günlük kıyafetler çok yumuşak ve konforlu gözükürken balo elbiseleri de göz dolduruyor.
Elizabeth daha toprak tonlarında giyinirken ablası Jane'se pembe alt tonlu elbiseler tercih ediyor. Lizzy'nin Leydi Catherine'i ziyaret ederken giydiği turuncumsu pembe elbise her ne kadar "basit" de olsa (Bay Collins'in tabirine göre.) en çok hoşuma giden takımlardan biri. Elbiseyi ararken bulduğum Elizabeth'in giymiş olduğu kıyafetleri kısaca açıklayan bir Reddit postunu okumak isteyenler için buraya bırakıyorum.
Okumak için tıktık.
Aynı zamanda bu dizideki kahvaltı sahneleri beni benden alıyor... Açken izlemeniz tavsiye edilmez. 🤪 Çatal-bıçak, tabak şıngırtıları da beyni mıncıklayan cinsten. Body positivity açısından da iyileştirici bir etkisi var bence Pride and Prejudice'in. Kadınların aç kalmadan kendi bedenlerinde var olmaları ve bunun yorumlanmayıp herhangi bir konuşmada da konu olmaması bazen kafamı görünüşüme taktığım zamanlarda dizinin verdiği beni kendime getiren sessiz mesajlardan biri.
Hakkında daha çoook yazacak çizecek şey bulunsa da spoiler vermeden ve bu yazıyı bir makaleye dönüştürmeden burada noktalamak istiyorum. İleriki yıllarda bu yazının daha detaylı ve revize edilmiş yeni bir versiyonunu kaleme alabilirim belki. Pride and Prejudice hakkındaki anılarınızı canlandırdıysam veya tanışmanıza vesile olduysam ne mutlu bana. Netflix'in son yıllarda yapmış olduğu hilkat garibesi uyarlamaları da gördükçe bunu da ellerler ve mahvederler diye ürkmüyorum değil.
Edit: Bunu yazdıktan birkaç dakika sonra internette arattım ve korktuğum başıma geldi... 2026 sonbaharında bir Netflix adaptasyonu geliyormuş... Ya en çok hayıflandığım şeylerden biri de doğru zamanda doğru yerde olamamak. Elizabeth Bennet'ı canlandırmayı çok isterdim mesela. Neyse bir dahakine...
Bende garip bir özellik var; Bir kişi, olay ya da şey aklıma düştüyse onunla alakalı mutlaka bir şey oluyor demektir. Kolektif bilince mi bağlanıyorum nedir... En son yüz yılda bir gerçekleşen Jüpiter hizalanmasından tesadüf eseri durduk yere tam da olay günü gök cisimleri araştırması yaparken haberdar olmuştum. Neyse, konuyu dağıttım. Pride and Prejudice olduğu için el mecbur izleyeceğim yeni adaptasyonu da, fragmandaki o iç çeken yankılanmalı kadın sesinden de anlaşılacağı üzere umarım kitabın ruhuna aykırı olarak emmeli gömmeli bir şeyler yapmazlar... Kendi dediğime pek inanmadım ama olsun.
Sanırım özetlemek için yeterli olmuştur.
Evet, yazının sonunda Netflix yüzünden tatlar kaçsa da keyifli bir yazı olduğunu umut ediyorum. Buraya kadar okuduğunuz için teşekkürler, bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Ya da Fransızların dediği gibi; Au revoir! (Şimdi her yazıyı "au revoir"la bitirme huyumun nerden geldiğini anlamışsınızdır.)
Yorumlar
Yorum Gönder